Alper Demir
Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Alper Demir, Blogger, Istanbul.
25/01/2026
Toplumun Yeni İktisadî – Sosyolojik Sınavı
Dünya, Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm olarak tanımladığı tarihsel kırılmaya benzer bir eşiği, bu kez dijitalleşme ve ekolojik sınırların belirlediği yeni bir rejim değişimiyle yaşıyor. Bugün küresel ekonomi-politik tartışmaların merkezinde artık yalnızca makro-ekonomik göstergeler yok. Asıl mesele, hızla değersizleşen birikimlerin yarattığı yapısal krizdir. Literatürde “Atıl Varlıklar” (Asset Stranding) olarak adlandırılan bu olgu, yalnızca sermayenin değil, bir bütün olarak toplumsal düzenin yeniden sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Çürüyen Sermaye, Dönüşen Değerler
Financial Times, Project Syndicate ve benzeri uluslararası platformlarda son yıllarda sıkça vurgulanan ortak bir tespit var: Dün zenginlik olarak görülen pek çok varlık, bugün ekonomik ve toplumsal bir yük haline gelmiş durumda. Fosil yakıta dayalı enerji altyapıları, karbon yoğun sanayi tesisleri ve hatta uzun yıllar “güvenli gelecek” vaadi sunan geleneksel eğitim modelleri, iklim krizi ve yapay zekâ karşısında hızla değer kaybediyor.
Aslında bu durum insanlık için yeni değil. Bir zamanlar kentlerin kalbinde yer alan gazometreler ve gazhaneler, 19. yüzyılın en stratejik altyapılarıydı. Şehirleri aydınlatan, sanayiyi besleyen bu yapılar, doğalgaz ve elektrik teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla bir anda işlevsizleşti. Dün hayati olan bu tesisler, bir süre sonra kentlerin ortasında çürüyen enkazlara dönüştüler. Ne üretim sağlıyorlardı ne de dönemin ihtiyaçlarına cevap verebiliyorlardı; tam anlamıyla “atıl varlık” haline geldiler. Bugün ise benzer bir 'atıl kalma' riski, sadece binalarımız için değil, değişen dünya ekonomisiyle bağı kopan diplomalı beşeri sermayemiz için de geçerlidir.
Bugün fosil yakıt altyapıları, karbon yoğun sanayi tesisleri ve enerji verimsiz binalar için konuştuğumuz risk, dünün gazhanelerinden niteliksel olarak farklı değil. Sorun her şeyin değersizleşmesi değil; dönüşemeyenlerin hızla yük haline gelmesidir.
LSE’ yürütülen tartışmalarda da vurgulandığı üzere, yapay zekâ yalnızca bazı işleri ikame etmiyor; orta sınıfın dayandığı entelektüel sermayenin değer ölçütlerini kökten değiştiriyor. Geçmişin saygın diplomaları ve uzmanlık alanları algoritmalar karşısında aşınırken, dünya niceliksel büyümenin sınırlarına dayanmış bir ekonomide “büyüme sonrası” (post-growth) modelleri tartışıyor.
Türkiye: Eski Dünyaya Israr
Bu küresel dönüşümün ortasında Türkiye’ye baktığımızda ise ciddi bir zamansal uyumsuzluk göze çarpıyor. Dünya, yapay zekânın yaratacağı yeni sosyal sözleşmeyi ve ekolojik sınırları konuşurken; Türkiye hâlâ 20. yüzyılın beton merkezli büyüme ve ucuz emek paradigmasına yatırım yapmayı sürdürüyor.
Bu noktada sıkça dile getirilen bir itiraz var: “Konut olmadan yaşam olmaz. Üstelik deprem riski altındaki bir ülkede yapı stoğunun yenilenmesi zorunludur.”
Bu itiraz doğrudur. Konut, temel bir sosyal ihtiyaçtır ve depreme dayanıklı yapı üretimi ertelenemez bir kamusal sorumluluktur. Ancak burada kritik bir ayrımı yapmak gerekir.
Sorun konut üretmek değil; konutu kalkınmanın ana motoru sanmaktır. Kentsel dönüşüm, mevcut yapı stokunun güvenli ve enerji verimli biçimde yenilenmesini hedeflerken; beton ekonomisi sürekli yeni alanlar açarak doğayı, tarım alanlarını ve kamusal kaynakları tüketir.
Bu ayrımın en çarpıcı örneklerinden biri Kanal İstanbul tartışmasında karşımıza çıkar. Deprem güvenliği ve konut ihtiyacı gibi meşru gerekçelerle savunulan bu tür devasa projeler, gerçekte barınma sorununu çözmekten çok, ekolojik dengeleri ve kamusal kaynakları geri dönülmez biçimde riske atan bir beton birikim modelini temsil eder. Bugün “stratejik yatırım” olarak sunulan bu projelerin, yarının atıl varlıkları olmayacağını garanti eden hiçbir iktisadi ya da sosyolojik argüman yoktur.
Nasıl ki gazhaneler bir dönemin vazgeçilmez altyapısıyken dönüşemeyip yük hâline geldiyse, bugün de yalnızca rant üreten, enerji verimsiz ve ekolojik sınırları yok sayan yapılaşma biçimleri aynı kaderle karşı karşıyadır.
Atıl Bırakılan İnsanlar ve Meslekler
“Atıl varlık” meselesi Türkiye’de yalnızca binalarla sınırlı değildir; çok daha derin bir beşeri sermaye krizine işaret eder.
Milyonlarca diplomalı genç, teknolojinin ve piyasanın hızına yetişemeyen müfredatların içinde sıkışmış durumda. Bu tablo, gençlerin yetersizliği değil; onlara artık karşılığı olmayan bir gelecek vaat eden devlet aklının iflasıdır. Yapay zekânın birkaç satır kodla yerine getirdiği işleri, dört yıllık diplomalarla yapmaya çalışan bir kuşak ortaya çıkmıştır. Bu, bireysel değil, yapısal bir atıl bırakılma halidir.
Otomotivden tekstile uzanan geleneksel üretim kolları, yeşil dönüşüm ve dijitalleşmeye hazırlıksız yakalandığında yalnızca ekonomik değil, sosyolojik bir çözülme alanına dönüşmektedir. Dün gazhanelerin kent içinde anlamsızlaşması gibi, bugün de dönüşemeyen üretim biçimleri toplumsal yük haline gelmektedir.
Bir Yol Ayrımı
Türkiye bugün bir yol ayrımındadır. Ya betonun kısa vadeli ve statik konforunda ısrar ederek dünyanın atıl coğrafyalarından biri haline gelecek ya da yapay zekâ ve ekolojik dönüşümün dayattığı bu yeni sınavı, toplumsal refahı önceleyen bir kalkınma modeliyle karşılayacaktır.
Meselemiz, teknolojiyi kutsamak ya da konutu reddetmek değil; maddi ve beşeri hangi varlıkların yarının gazhaneleri olacağını bugünden görebilme vizyonuna sahip olmaktır.
02/01/2026
HEDONİZMİN GÖLGESİNDE ATALET:
BEŞERİ SERMAYENİN “EXIT” STRATEJİSİ
Bir önceki yazımda 2026 eşiğindeki “ontolojik kırılma”dan ve emeğin üretim sürecinden giderek dışlanmasından söz etmiştim. Ancak madalyonun diğer yüzünde, üretim sürecine dâhil olma kapasitesi ve imkânı olanların bilinçli bir vazgeçişi duruyor.
Toplumun kılcal damarlarına yayılan bu yeni fenomenin adı: atalet.
1. “Exit” Kültürü: Beşeri Sermayenin Erken Emekliliği
Bugün en parlak beyinlerin hayali, bir müessese inşa etmek ya da bir kurumu nesiller boyu yaşatmak (Old Money geleneğindeki o köklü süreklilik) değil; mümkün olan en kısa sürede sistemden bir “çıkış” (exit) yapmaktır. Bilgi düzeyi yüksek girişimci gençlerin temel motivasyonu artık dünya çapında kalıcı bir değer yaratmak değil; kurdukları dijital yapıları büyük sermayeye satıp, tabiri caizse “dünyalığını yaparak” kenara çekilmektir.
Bu durum, Richard Sennett’in işaret ettiği “karakter aşınması” nın tipik bir sonucudur. Uzun vadeli bağlılıkların yerini anlık kazançlar aldığında, çalışma bir kimlik ve anlam üretme pratiği olmaktan çıkar.
Zekâ, toplumsal değer yaratmanın değil; sistemden bir an önce tahliye olmanın anahtarı hâline gelir.
2. Rasyonel Atalet: “Okuyup da Ne Olacaksın?”
Bu kriz yalnızca milyarder adaylarını değil; batı standartlarında üst-orta gelir grubuna mensup esnafı, tüccarı ve kariyerinin zirvesindeki beyaz yakalıları da içine çekmiş durumda. Bu kesimin çocukları için klasik üniversite eğitimi, artık rasyonel bir yatırım olarak görülmemektedir.
Genç birey; en zorlu yollardan geçip hekim ya da mühendis olsa bile gelecekte elde edeceği karşılığı, ailesinin mevcut yaşam standardıyla kıyasladığında derin bir anlamsızlıkla yüzleşir. Ivan Illich’in “kurumsal eğitim” eleştirilerini hatırlatan bu tabloda; okulun vaat ettiği toplumsal hareketlilik, piyasa gerçekliği karşısında iflas etmiştir. Sonuç, liyakat temelli yükseliş umudunun yerini alan nihilist bir kapanmadır. Kendi odasında, PlayStation başında tüketilen bu ömür; yoksulluktan değil, çalışmanın kutsiyetini ve liyakatin piyasa değerini yitirmesinden beslenen bir atalet biçimidir.
Bu noktada şu itiraz yapılabilir:
Bu tablo genç kuşakları hazcı, edilgen ve üretmek istemeyen bireyler olarak mı resmediyor?
Burada kastedilen bireysel bir ahlaki zaaf değildir. Asıl mesele, emeğin, üretmenin ve adil karşılık görmenin sistematik biçimde değersizleştirildiği bir yapısal kopuştur. Gençlerin “çalışmamayı” değil, anlamlı bir emeğe erişememeyi deneyimlediği bir düzende, hedonik stratejiler bir tercih değil; bir uyum ve savunma biçimidir.
3. “Old Money” Sorumluluğundan Akışkan Kaçışlara
“Eski Para” (Old Money) kültüründe servet, yalnızca bir imkân değil; aynı zamanda bir sorumluluktu (noblesse oblige). Estetik bir zevk, kültürel süreklilik ve toplumsal bir duruş gerektirirdi. Bugün ise servet, Zygmunt Bauman’ın tanımladığı “akışkan modernite” içinde hiçbir yere kök salmayan, yalnızca konfor ve kaçış odaklı bir araca dönüşmüş durumda.
Para var; ancak o parayı taşıyacak bir kültürel sermaye inşa edilemediği için zenginlik, üretken bir güç olmaktan çıkıp hedonik bir sığınağa indirgeniyor. Üretmeyen, merak etmeyen bu kesim; yalnızca bireysel bir tercihin değil, toplumsal bir çözülmenin tezahürü olarak karşımızda duruyor.
Sonuç: Ruhsal Çoraklaşma
Karşı karşıya olduğumuz tehlike yalnızca ekonomik bir durgunluk değil; derin bir ruhsal çoraklaşmadır. Bir yanda hayatta kalmaya çalışanların hedonik ataleti, diğer yanda imkânları olduğu hâlde sistemden elini eteğini çekenlerin bilinçli vazgeçişi…
Peki, bu gidişatı durdurmak kimin görevidir? Elbette Cumhuriyet’i yönetme sorumluluğunu üstlenenlerin. Ancak unutmamak gerekir ki onlar da bu iklimde yetişmiş, bu düzenin sınırları içinde şekillenmiş bireylerdir. Bu sınırları aşacak zihinsel çerçeveyi neden kuramadıklarını ise başka bir yazıda tartışmak gerekir.
Şimdilik şunu söylemekle yetinelim:
Bir toplumda liyakatle üretmek, PlayStation başındaki sahte zaferlerden ya da hızlı “exit” stratejilerinden daha değersiz hâle gelmişse, o toplum yalnızca geleceğini değil; geleceğini ekeceği toprağı da kaybetmeye başlamıştır.
27/12/2025
2026: ONTOLOJİK BİR KIRILMA VE HEDONİK ASALAKLIK
İktisada giriş kitaplarında “iktisadi sorun”, en yalın haliyle üç soruya cevap arar: Hangi mallar üretilecek, hangi üretim faktörleri kullanılacak ve üretim nasıl dağıtılacak? Bugün, bir iktisatçı ve iktisat sosyolojisi disiplininden geçmiş bir gözlemci olarak 2025 sonundan geleceğe baktığımda, bu soruların artık sadece piyasa dengeleriyle değil, insanın yeryüzündeki varoluşsal kriziyle cevaplandığını görüyorum.
1. Üretim Fonksiyonundan Dışlanma ve Ontolojik Kırılma
Klasik iktisat teorisinde emek, üretimin vazgeçilmez bir unsuru ve bölüşümden pay almanın meşru anahtarıdır. Ancak yapay zekânın bilişsel emeği hızla ikame ettiği bu yeni evrede, teknolojik işsizlik artık geçici bir adaptasyon sorunu değildir. Bu, insanın üretim sürecindeki temel gerekliliğinin ortadan kalktığı ontolojik bir kırılmadır. Üretimden pay alamayan, dolayısıyla bölüşüm mekanizmasının dışına itilen birey, sadece gelirini değil, modern dünyadaki anlam zeminini de yitirmektedir.
2. Türkiye Parantezi: Kurumsal Anomi ve Ahlaki Çöküntü
Gelişmiş toplumlarda bu kırılma, serbest zamanın nitelikli kullanımı veya "yaratıcı bir rönesans" fırsatı olarak tartışılabilir. Ancak Türkiye’de durum çok daha sancılıdır. Zenginliğin üretim ve katma değerden ziyade; rant, manipülasyon ve etik dışı ağ ilişkileriyle el değiştirdiği bir ortamda, teknolojik bolluk bir felaketi tetiklemektedir.
Son dönemde şahit olduğumuz toplumsal skandallar, zenginliğin birkaç kuşak boyunca içselleştirilmiş bir kültürden (Old Money) kopuk olduğunu ve liyakatle bağının tamamen kesildiğini göstermektedir. Bu, Durkheim’ın ifadesiyle tam bir "anomi" halidir: Kuralların belirsizleştiği, çalışmanın kutsiyetini yitirdiği bir toplumsal çürüme.
3. Hedonik Asalaklık: Çöküş mü, Direniş mi?
Üretimden pay alamayan ama tüketim arzusu kamçılanan kitleler için yaşamakta olduğumuz yıllar, bir "hedonik asalaklık" döneminin başlangıcıdır. Bu asalaklık, yüzyılların birikimi olan çalışma ahlakının yerini; kolay yoldan köşeyi dönme illüzyonlarına (kumar, kripto spekülasyonu, fon manipülasyonları, bahis ve şike skandalları, küçük ya da büyük çaplı kaçakçılıklar, saadet zincirleri, ganimet kültürü) bırakmasıdır.
Ancak burada, ucu açık ve belki de bu çağın en düşündürücü sorusu önümüzde durmaktadır: Karşı karşıya olduğumuz bu hedonik asalaklık, sadece toplumsal ahlakın çöküşünün bir sonucu mu; yoksa sistemin dışına itilen, adaletsizlik karşısında emeği değersizleşen kitlelerin bir tür "nihilist direnişi" mi?
Birey, içine dâhil olamadığı ve adaletine güvenmediği bu düzene karşı; bilerek üretmemeyi ve sadece "tüketerek" sistemden pay kapmayı bir yaşam stratejisi olarak mı seçiyor?
Bu soru, 2026’nın ötesindeki yeni toplumsal sözleşmenin en karanlık ve en gerçekçi tartışma konusudur.
27/12/2025
https://yelkenciningazetesi.com/denizin-sosyolojisi-umran-sermaye-ve-yabancilasma
Denizin Sosyolojisi: Ümran, Sermaye ve Yabancılaşma Bu yazı; daha önce "Rüzgâr Kimden Yana: Türkiye'de Yelkenciliğin Sınıfsal Serüveni" başlığıyla yayımladığımız analizin, teorik ve kavramsal olarak derinleştirilmiş bir devamı niteliğindedir.
27/12/2025
https://yelkenciningazetesi.com/ruzgar-kimden-yana-turkiyede-yelkenciligin-sinifsal-seruveni
Rüzgâr Kimden Yana? Türkiye’de Yelkenciliğin Sınıfsal Serüveni Sabahın erken saatlerinde marinaya vardığınızda, güneş henüz teknelerin üzerine vurmamışken iki şey dikkatinizi çeker: Birincisi, suyun üzerinde hafifçe salınan o lüks tekneler; ikincisi, gün doğmadan önce kıyıya gelip bu tekneleri seyre ve marinaları hizmete hazır hâle geti...
Click here to claim your Sponsored Listing.
Category
Culinary Team
Attire
Website
Address
Alerts
Be the first to know and let us send you an email when Alper Demir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.